Bilgi,Tarih,Edebiyat : Azerbaycan Türk Edebiyatı - Türkçe,Edebiyat,Tarih,Teknoloji,İnternet,Şiir,Eğlence ve Yararlı Olan Bilgiler... - Blogcu



Ebulfez Elçibey Resimleri Ebulfez Elçibey Resim

Ebulfez Elçibey
(Seçme Resimler)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 

 

 

 


Hani meni gül goynunda doğuran,
Hemirimi göz yaşıyla yoğuran,
Beşiyimde, ”lay lay balam” çağıran,
Azerbaycan, menim bahtsız anam oy..
Neçe ildir hesretinle yanam oy..

Gelen getmelidi dünyadan bir gün,
Ancaq hatireler galar dost üçün,
Eğer bir gün meni istese könlün,
Axtar Qarabağ’da gez Qarabağ’da.


Ebulfez Elçibey Resimleri Ebulfez Elçibey Resim,Ebulfez Elçibey Resimleri Ebulfez Elçibey Resim,Ebulfez Elçibey Resimleri Ebulfez Elçibey Resim,Ebulfez Elçibey Resimleri Ebulfez Elçibey Resim

Yorum (yok) Yorum yaz!

Ebulfez Elçibey Yaşamı Ebulfez Elçibey Hayatı

Ebulfez Elçibey
(Yaşamı)

Azerbaycan’ın Ordubat bölgesinin Keleki Köyünün Halil Yurdu Yaylasında 1938 yılı Haziran ayında doğdum. Babam, Aliyev Kadirkulu Merdanoğlu Rus-Alman savaşında hayatını kaybetmiş.

 

Eğitim-öğrenimime Unus ilkokulunda başladım. Yedi yıl süreli ilk eğitimimin ardından Ordubat şehrinde M.T. Kutsi I nolu orta okulunda okudum. Yedi yıllık ilköğrenimimi tamamlayıncaya kadar en büyük arzum doktor olmaktı. Ona öğrenimime başladığımda Tarih ilmine ilgi duydum. Toplumu anlamak benim için çok ilgi çekici idi, Marks’ın Kapital’ini okumaya başladım. Bize yaptıkları propaganda da Kapital’i dünyanın şaheseri olarak tanıtmıştılar. O dönemler okuduğumda Kapital’i tam anlamıyla kavrayamamıştım. Öğretmenlerim ve öğrenci arkadaşlarım beni haklı olarak alaya alıyordular.

 

Küçük yaşlarımdan başlayarak oruç tutardım, (gizli olarak tuttuğum dönemlerde oldu ki, öğretmenler bilmesin) Bazen annemle birlikte namaz da kılıyordum. 9-10. sınıflarda iken Mir Cafer Bağırov’u savunduğum için birkaç defa öğretmenler odasına çağrılıp bu düşüncelerimden vazgeçmem istendi.

 

10. sınıf öğrencisi iken, Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nde Şarkşünaslık (Doğu ilimleri) Fakültesi açılacağını öğrendim. Nizami, Hakanı, Fuzuli ve diğer şairlerimizi daha doğru anlamak amacı ile söz konusu fakülte sınavlarına hazırlandım. 1957 yılında Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nin Şarkşünaslık Bölümüne (o yıllarda Filoloji Fakültesi’nin bünyesinde idi) Arap Filolojisi uzmanlığına girdim.

Üniversitenin II. ve III.. sınıflarında okurken tarihi-siyasi konulara daha çok ilgi duymaya başladım. Birkaç öğrenci yoldaşım ile birlikte milli siyasi konularda ateşli tanışmalara başladık. Bizde böyle bir fikir oluştu ki, halkımız köle, vatanımız ise sömürgedir. Bu sohbetler Alim Hasayev, Malik Mahmudov, Rüstem Eminov, Mehdi Ağalarov, Rafık Ismailov, Abbas Musayev ve Zakir Memedov ile aramızda geçiyordu. Azatlık uğrunda mücadele etmeye söz verdik - elbette amatör ruhla başlayan mücahitler olarak. Ancak profesyonel mücadele yollarını da arıyorduk.

 

Üniversitenin V. sınıfında iken aramızda Arap dilini iyi derecede bilen Malik Mahmudov ile Malik Karayev bir yıl süre ile Irak’a pratik için gönderildiler. Onlar bir yıl sonra döndüklerinde Malik Mahmudov ile siyasi mücadelemizi devam ettirmemiz konusunda ciddi karara vardık ve bir meramname (program) hazırladık. Meramname hakkında yalnız beş kişi bilgi sahibi idi. Ben takip eden süreçte yaklaşık iki yıl (1963-64) Mısır’da tercüman olarak çalıştım. Mısır’da bulunduğum ortam, siyasiler ile ilişkilerim bana çok önemli kazanımlar sağladı. Hatta orda bîr iki kez Türkiye ve ABD Büyükelçiliklerine giderek birileri ile tanışmak istedim. Ancak çekindim. Kendimce bu karara vardım ki, ben onlarla ilişki kurar isem sorun doğar, halkıma güven sarsılır, onları yurt dışına bırakmazlar. Mısır’da bulunduğum süre içerisinde yabancı siyaset adamları (belki de istihbaratçılarla) hiçbir temasımın olmamasına çalıştım.
Mısır’da bu ülkenin devlet adamları ile ilişkilerim oldukça seviyeli idi. Gerek Sovyetler gerek Mısır’ın siyaset adamları beni doğrulurı konuşan bir insan olarak görüyordular. Onlar birbirlerini aldattıklarında yanlışlıklarını anlatıyordum, bana bakıp gülüşüyordular. Ben söz konusu olduğunda Nasır’ ı da Kruşçev’i de eleştiriyordum. Siyaset dünyasında böylesine hareket istihza yaratıyordu.

 

Bir gün Luksor şehrinde Sovyet uzmanlarından bir grup ile Devlet Başkanları Kruşçev’i. Nasır’ı, Irak Devlet Başkanı Arifi, Azerbaycan Bakanlar Kurulu’nun başkanı Alîhanov’u, Cezayir Devlet Başkanı Ahmet Bin Bella’yı ve diğerlerini karşılıyorduk. Herkes konuklarla tokalaşıyordu, ben yalnız iki kişi ile, Ahmet Bin Bella ve büyük sanatkarımız Reşit Behbudov ile görüştüm, diğerleri geldiğinde elimi cebime koydum. (Şimdi bu hareketim kendime de garip geliyor) Bu davranışımdan dolayı bir soruşturmada geçirdim.

 

Benim kendi dünyam vardı.Herhalde iş arkadaşlarım beni delikanlı tercüman olarak görüyordular. Soruşturma döneminde Özellikle de Kruşçev’in Kıbrıs sorunu ile ilgili görüşlerinden dolayı bir İki aşağılayıcı söz de sarf etmiştim. Baku ‘ye döndüğümde DTK (Devlet Güvenlik Komitesi KGB) Kruşçev ile ilgili sözlerimden ötürü beni cezalandırdı.

 

Mısır’dan döndükten sonra Ben, Malik Mahmudov. Alim Hasayev ve Rafik Ismailov birkaç kez görüşüp dörtlü bir grup oluşturduk. Her birimiz 3 kişi seçmeli, bu üçlü gruplardan her bîri 5 kişiyi gruba celb etmeliydi. Bir süre geçtiyse de teşkilatı istediğimiz ölçüde kuramıyorduk (Tecrübesizliğimizin yanısıra DTK bizi sürekli izliyordu)
İstediğimiz teşkilatı oluşturamayınca, her birimiz ferdi çalışmaya, daha çok propaganda faaliyetine başladık.
Ben bütün gücüm ile üniversite ve doktora öğrencileri arasında milli şuurun canlanması yönünde propaganda yapıyordum. Hiç kimseye hesap vermediğim gibi bazı konuları yakın dostlarımdan da gizliyordum. Üçlü, beşli, yedili ve dokuzlu olmak üzere gruplar oluşturuyordum. Her grup ile de yalnızca kendim meşgul oluyordum, Bu süreç uzun bir süre ve güç İstiyordu.

 

1969 yılında Tolunoğulları Devleti (IX. yüzyıl) adlı doktora tezimi yazdım.

 

1971-74 yıllarında üniversitede artık öğrenci hareketleri görülmeye başlandı. Amacım geleceğe hazırlamaktı. DTK , bir teşkilatın faaliyet gösterdiğini biliyor, ancak bütün çabalarına rağmen ortaya çıkaramıyordu. (Artık sır değil: l keresinde üniversitede hocam Aliövset Abdullayev bana DTK’da benim gizli örgüt ve programım olduğu konusunda düşünceler olduğunu bildirdi. Ben, O’nu bunun doğru olmadığına inandırdım, ancak kendim yalan konuşmuştum. (Şimdi hocamdan özür diliyorum)

 

Ancak DTK bütün dikkati ile beni izliyordu. Ocak I975′de beni tutukladılar. DTK benim yanıma birkaç hoca ve öğrenci yerleştirebilmişti. Ben onları duymuştum. Ancak onları aldatıyordum. (Kim kimi?)
Benim hiçbir hoca veya öğrenciye (hatta DTK ajanlarına) nefretim doğmuyordu. Bazen hatta DTK çalışanlarını bile günahkar görmüyordum. Bir tek düşmanım vardı. Sovyet İmparatorluğu. Diğerleri onun zavallı hizmetlileri idi. Bu zavallı generallere ve polislere de acıyordum.

 

Benim işim zalim imparatorluğa karşı mücadele idi. Hainlere, satılmışlara tarih kendisi ceza verecekti, verdide.
Ocak 1975 Temmuz 1976 arasında hapis yattım. Aralık 1976′dan itibaren Azerbaycan ilimler Akademisi Salman Mümtaz Elyazmalar Enstitüsün ‘de çalıştım.

 

Ebülfez ELÇlBEY mahkumiyetinden sonra göreve başladığı El Yazmaları Enstitüsü’nde de halkını azadlık uğruna örgütleme çalışmalarını aralıksız devam ettirdi. 1988 yılında başlayan ermeni saldırı ve provokasyonlarına karşı ilk direniş hareketini; Kasım 1988′de “Meydan Mitingleri’ni düzenledi.

 

16 Haziran 1989′da Azerbaycan Halk Cephesi’ni resmen kurarak başkanı seçildi. Kızılordu’nun 20 Ocak 1990′da Bakü’de hayata geçirdiği katliama kadar çalışmalarını sürdürdü. Katliamın ardından dağılma sürecine giren Sovyetler Birliği ve Azerbaycan’da siyasi istikrar tamamen sarsıldı. ELÇlBEY önderliğindeki Azerbaycan Halk Cephesi, Azerbaycan Türklerinin bağımsızlık taleplerini açıkça dile getirdiler. Üç renkli ay-yıldızlı bayrak Parlamento binasına asıldı. Aralıksız sürdürülen çalışmalar sonucu Azerbaycan Cumhuriyeti 18 Ekim 1991′de bağımsızlığını ilan etti.

 

ELÇİBEY, Parlamentonun aldığı karar gereği 7 Haziran 1992′de yapılan ilk demokratik seçimler sonucu Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Devlet Başkanı seçildi. Göreve başladığı ilk günden itibaren ülkede insan hakları ve hukukun üstünlüğüne saygılı demokratik devlet yapısını oluşturmaya çalıştı. Rus ordularını Azerbaycan Cumhuriyeti’nden çıkardı. Devletin resmi dilinin Türkçe olduğunu ilan etti. Latin alfabesini uygulamaya koydu.

 

Ermeni saldırı ve işgallerine Azerbaycan Halk Cephesi taraftarlarından oluşan gönüllü birliklerle karşı koydu. Ancak 4 Haziran 1993′de maruz kaldığı darbe sonucu Bakü’den ayrılarak Nahçıvan’ın Keleki köyüne gitti. 4 yıl süreyle kaldığı Keleki’den 31 Ekim 1997′de Bakü’ye dönerek 1995 yılında partiye dönüştürülen Azerbaycan Halk Cephesi Partisi’nin Genel Başkanı olarak siyasi çalışmalarını devam ettirdi. Bu süreçte kurduğu ve başkanı olduğu Bütöv Azerbaycan Birliği adlı teşkilatla da büyük ideallerini hayata geçirme çalışmalarını yürüttü.

 

Ebülfez ELÇlBEY uzun süre devam eden rahatsızlığının şiddetlenmesi üzerine tedavi görmek amacıyla 7 Temmuz 2000′de geldiği Türkiye’de 22 Ağustos 2000 Salı günü vefat etti. Ömrümün en hoş günlerinden biri 16 Haziran 1989′da Azerbaycan Halk Cephesi’nin kurulması ve Cephe başkanı seçilmemdir.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Ebulfez Elçibey’in Ardından

Ebulfez Elçibey’in Ardından…
(Ardından Yazılanlar)

GÖZLERİNİN İÇİ GÜLDÜ

Elçibey’in adını 1980′inci illerin evvelinden eşitmişem. Mübarizesiyle tanış olsam da onunla şehsi tanışlığım 1991′inci ilde AHC kurultayında oldu. Bundan sonra onunla sıh-sıh görüşdük. Müsahibeler götürdüm, mübahiseler etdim. Fikirleriyle razılaşdım da, razılaşmadığım zamanlar da oldu, ancak bütün bunlar aramızda serinlik yaratmadı; eksine, bizi birbirimize daha sıh bağladı.

AHC’nin 1991′inci ilde keçirilen birinci kurultayına minbir eziyyetle özümü çatdırmışdım ve çatan kimi de çıhış etmiş, Vahid Azerbaycan meselesini dile getirmişdim. Kurultayın birinci gününün günorta fasilesinde Bey’le ilk defe görüşdük.

Elçibey’le görüşümün Bakı teessüratını evde aile üzvleriyle de bölüşdürmüşdüm. Evimize Azerbaycan’dan da, Türkiye’den de gelen dostlarım, kohumlarım arasında söhbetler esasen Türk Dünyası’nın durumu, Elçibey’in bu yönde gördüyü işlerden olardı.

1992′nci il fevral ayının yirmi sekizi günü evde tek oturub televiziyada heberlere bahırdım. Ermeniler Hocalı’da kırğın töretmişdiler, onların vehşiliyi televiziya ekranında gösterilirdi. Hedden artık esebi ve gergindim. Tarih boyu millet olarak üzleşdiyimiz bu cür hadiseler bir anın içinde gelib gözümün kabağında dayanmış ve çaresizliyin, heç bir şey eleye bilmemeyin hissi üreyimde üsyan dalğaları yaratmışdı. O anda bir ses eşitdim. Döndüm ki, dördüncü oğlum Eldar Avşin astanada dayanıb ağlayır. Ona sarı döndüyümü gören kimi dedi:

- Baba, ermeniler onları niye kırır? Bizimkiler niye özlerini koruya bilmir?

- Silahları yohdur, silah almağa maddi gücleri çatmır ve onlar sade insanlardır. Kadınlar, uşaklar, kocalar silah işletmeyi bilmezler. Ermeni terrörçuları ise rus esgerleriyle elbir olub kırğınlar töredirler. Görmürsenmi kırılanların hamısı dinc ehalidendir?

- Azerbaycanın ordusu harada kalıb bes?

- A bala, Azerbaycanın ordusu yohdur, hele kurulmayıbdır.

- Biz onlara niye yardımçı olmuruk? Türk esgerleri gedib öz adamlarımıza niye arha durmurlar?

On dörd yaşlı oğlumun sualları karşısında çıhılmaz veziyyetde kaldım. Çağırıb yanımda oturtdum, boynunu kucaklayıb üzünden öpdüm. O ise sessizce ağlamağını davam etdirdi…

Hemin günlerde men 1991′inci il iyun ayında yaratdığımız Azerbaycanı Tanıtma Derneyi’ne sedrlik edirdim. Seheri günü derneyin idare heyetinin üzvlerini yığdım. Türkiye’den ve Avropa’dan dava derman yığıb Azerbaycan’a aparmak kerarına geldik. Kısa müddet erzinde 420.000 dollarlık dava derman ve tibbi levazimat topladık. Onları aparmak meselesi reallaşmışdı ve ahşam evde yol hazırlığımı görurdüm. Çamadanımı hazırlayarken oğlanlarımdan Eldar Avşin ve en kiçik oğlum, 12 yaşlı Elçin Aras geldiler. Ellerinde bir mektub vardı. Eldar dedi:

-Baba, bu mektubu Ebülfez emimize çatdır.

Men de mektubu alıb eşyalarımın içine koydum ve seherisi Bakı’ya yola düşdüm. Bakı’ya çatandan bir gün sonra Bey’in görüşüne getdim. O, Yasamalda kardaşının evinde meni kebul etdi. Tahtadan düzeldilmiş divanın üstünde eyleşmişdi. Atatürk’ün divardan asılmış portreti o saat dikketimi çekdi. Kitabhanasında maraklı eserler vardı. Çay getirdiler, içerken sesyazma aparatımı hazırlamağa başladım. Bunu gören kimi dedi:

-Bir dayan görek, söhbet eleyek.

-Bey, evvel işimizi görek, sonra söhbet edek. Gelib gedeniniz çohdur. Onların hükukuna tohunmağa üreyim icaze vermir, dedim.

Güldü ve:

-Yahşı, işimizi görek, dedi.
“Türkiyenin Sesi” radiosunun Azerbaycan redaksiyası üçün müsahibe götürdüm. Sonra yarım saata keder söhbet eledik. Esas mövzumuz Güney Azerbaycan’ın azadlığı ve AHC’nin bu yönde mövkeyi meselesi oldu. Arada men oğullarımın ona yolladığı mektubu tekdim eledim. Zerfi açdı, içinden mektub ve iki dene elli min lirelik pul çıhdı.

 

- Bey, bu nedir? - deye sual verdiğinde işin ne yerde olduğunu başa düşdüm.

Mektebde herclemek üçün heresine o vaht ayda elli min herclik verirdim. Demeli, iki kardaş o aylık pullarını herclemeyib ve menimle meslehetleşmeden mektubun içine koyarak Elçibey’e yollayıb. Düzünü deyim, çoh hecalet çekdim, çünki bele hereket yatsam yuhuma da girmezdi. Odur ki dedim:

-Bey, uşakların bele iş göreceyini ağlıma da getirmezdim. Onların verdiyi mektubu açıb ohumağı ve yohlamağı özüme sığışdırmadım.

Bey bu mektubu ohuyub başa çatdıkda gözleri yaşardı. Dodaklarından astadan bu sözler kopdu:

-Oğulların mene yazırlar ki, Ebülfez emi, babam deyir ki, sizin ermenilerle döyüşmeye silahınız yohdur. Bu paraları yollayırık ki, silah alasınız, ermenilere divan tutasınız, töretdikleri kanın da evezini çıhasınız.

Bey üzünü mene tutarak elave etdi:

-Sağ ol, bey. Bu cür oğullarımız yetişmeye başlayıbsa, demeli, arzularımız ve heyallarımız çin olacakdır. Demeli, Vetenimiz daha yad tapdağında getmeyecek, ulu babalarımızın ruhu ezab eziyyetden kurtulacakdır. Esas mesele insanlarda milli şuur yaratmakdır; o menzile çatdıkda problemler çoh asan hell edilir. Bu düşüncedeki övladlarımızın sayını artırmalıyık, milletimizi ayık salmalıyık. Bu mektub meni kövreltse de artık yüz faiz eminem ki, Azerbaycan sözün esl menasında azad ve müstekil olacakdır. Güney Azerbaycan’da fars caynağından hilas olacakdır. Tebriz ebedi paytahtımız olacakdır. Menim ağzımla o gül balalarının üzünden öpersen.

Sağollaşıb oradan ayrıldım…

Bey Ankara hestehanasında müalice olunurdu. Eliye (Bey’in kömekçisine) zeng etdim, Beşir götürdü. Bey’le görüşmek, danışmak istediyimi bildirdim. Cemi iki ay kabak 2000′inci ilin aprel may aylarında Bakı’da olanda Bey’le geniş söhbetlerimiz olmuşdu. Buna bahmayarak, bu söhbetlerden doğan bezi meseleleri tecili müzakire etmeye ehtiyac duyurdum. Beşir dedi ki, Mirmahmud ağa gelir. Heftenin ikinci günü gel, hem Bey’le, hem de onunla görüş.

25 iyulda hestehanaya getdim. Bir müddet sonra Mirmahmud ağa da geldi ve birlikde Bey’in yanına getdik. Çarpayıda yatmışdı, içeri giren kimi kalhmak istedi, men celd terpenib koymadım ve üzünden öpdüm. Hal ehval tutdukdan sonra gözümün içine bahıb dedi:

-O iş nece oldu?

Güney Azerbaycan’la bağlı mesele üstünde işleyirdim. Onun reallaşmasını gözleyirdi. Cavabında dedim:

-Bey, narahat olma, meseleni en gözel şekilde hell etdim.

Gözlerinin içi güldü. Elimi tutub dedi:

-Bey, çoh sağ ol. Sen hemişe temennasız, sessiz küysüz çoh gözel işler görürsen. Yene sessiz bir gedişle ela bir iş gördün, çoh sağ ol. Çoh ciddi işlemek lazımdı. Çoh ciddi ve gergin işlemeliyik, ayrı cüre yolumuz yohdur.

Dedim:

-A Bey, tez sağal, Bakı’ya kayıt. Sen bizim rehberimizsen. Tanrı seni başımızdan esgik etmesin. Men bir hefte çekmez Bakı’ya gedirem ve seni gözleyeceyem. Orada daha geniş söhbet eleyerik. İndi dincel ve tezlikle sağal, Allah yastığını yüngül elesin.

Durub üstüne tekrar eyildim, öpüşdük ve ayrıldım. Ancak üreyime sanki düyün atmışdılar. Keribe bir duyğu meni berk narahat edirdi. Atam ölüm ayağında olarken sifetinde gördüyüm kubarı Bey’in üzünde hiss etmişdim. Ancak bunu kimseye demeye dilim gelmedi. Özüm özümü de inandırmağa çalışdım ki, yanılıram.

Teessüf ki, yanılmadım…

Seyfettin ALTAYLI.

SENDEN SONRA…

“Sızlasa da gönüller düşenlerin yasından
Koşar adım gitmeli onların arkasından
Kahramanlık: İçerek acı ölüm tasından
İleriye atılmak ve sonra dönmemektir”

Büyük Türkçü şair Hüseyin Nihâl ATSIZ şu an gönlüme derman olan bu mısraları çok önce yazmış. Nedense bazen onunla özdeşleştirdim seni. Belki birbirinize çok benzediğiniz için. Bu bir teselli değil “bey”im, dilinden düşürmediğin “azatlık bayrağı”nı en yükseğe dikmek için senli günlerimizi yâd ediş sadece.

Senden sonra, çok şey yazıldı, söylendi. Sözlerin bitişi yakındır beyim, çok çalışmanın başlayışı yakındır. Vahit Azerbaycan için söylenmemiş ne varsa, giderken söylemiştin. Biliyoruz ki onları tekrar etmek ruhuna ıstırap verecektir. Söz sana, bu son beyim, senden sonra son. Vahit Azerbaycan için, hemen ilk şafakta yola çıkma zamanı. Lâkin, senli zamanları da unutmak mümkün mü? Dün buradaydın ve zamanı durduramazdık elbet ama yine de nereye beyim? Ölüm elbet hak. Ne çare ki biz, bayram sabahlarının yetimleri gibi kaldık “bey”im nereye!..

Bugünü sezerdik elbet, “Vahit Azerbaycan”ı göremeden beyim nereye?.. Azerbaycan’ın büyük lideri Ebülfez Elçibey’in ideali olan güneyi ve kuzeyiyle Vahid Azerbaycan ülküsü, bir gün mutlaka gerçekleşecektir. Elbette kolay değil ama bütün mesele, çok çalışmak ve o gücü yakalamaktır. Yola da bu büyük ülküyle çıkılabilir ancak. Tarih, güçlü olanın haklı da olduğu misâllerle doludur. Kaldı ki, Azerbaycan önce haklıdır. Çünkü bu ülkede yaşayan Türklerin kat kat fazlası güneyde halen esirdir.

Doğu Almanya, Batı ile birleşmeden önce Alman idealistlerinin yaklaşık 50 yıl bu yola baş koymadığını kim iddia edebilir? Ülkemizde idealistler faşistlikle suçlanırken, Azerbaycan’ın lâtin harflerine geçtiği dönemde birkaç bin daktiloyu bu kardeş ülkeye gönderemeyenler, şimdi kendilerini hesap sorma mevkiinde nasıl bulabiliyorlar?.

Odasının baş köşesinde ve göğsündeki rozette, Büyük Önder ATATÜRK’ün resmini ömrü boyunca şerefle taşıyan Ebülfez Elçibey, sanırım en çok ATATÜRK’ün ülkücü tarafına hayrandı: Onu, ülkemizdeki pek çok entellektüelden daha iyi tanıdığı, fikirlerini yorumlamasından belliydi. ATATÜRK, 1923 başlarında çıktığı yurt gezisinin ikinci durağı İzmit’te bir basın toplantısı tertip etmişti. Orada bir gazetecinin sorusuna verdiği cevap, kulaklara küpe olacak mahiyettedir: “..Herkesi memnun edelim dersek mümkündür. Hepsi memnun olur ama biz gayemize ulaşamayız. İdare-i maslahatçılar esaslı inkılâp yapamaz!..”

Tarih: 22 Ağustos 2000… O sabah Azerbaycanlı bir öğrenci beni telefonla aradı. Ağlıyordu telefonda. Elçibey’in vefat haberini televizyonda duymuş, doğru olup olmadığını soruyordu benden. Buz kesilmiştim. Bey, hastalığı sebebiyle Nisan ayında Türkiye’ye gelmişti ve doktorlardan ümitsiz olduğunu öğrenmiştik ama yine de konduramıyorduk. Öylece kalakaldım. Telefon devamlı çalıyordu ama cevap vermiyordum. Neler gelip geçmedi ki gözümün önünden. Türkistan’ın batısında, hürriyet meşalesini yakan ilk lider, Azerbaycan kapılarını dünyaya açan, her konuşmasında ATATÜRK’ten, dünya Türklüğünden, Turan’dan bahseden, Sovyet boyunduruğundan sonra millî birlikten bahseden, esir Güney Azerbaycan’ı bize yeniden hatırlatan Ebülfeyz Elçibey göçmüştü bu dünyadan. Ne yazık ki Vahit Azerbaycan’a, en büyük emeline ulaşamadan…

Sonra çok daha eski yıllara gittim. Göremesem de, bütün benliğimde duyduğum Azerbaycan Millî Demokratik Cumhuriyeti ve kurucusu Mehmet Emin RESULZÂDE.

İki büyük liderin kaderi, birbirine benziyordu. Elçibey, Nahçıvan Keleki köyünde sürgün yaşamış, Ankara’da ebediyete intikal etmişti. Resulzâde ise dünya dengelerinin oluşumuna bir yerde yenilmiş, ülkesinden çıkmak mecburiyetinde kalmıştı. O da ikinci vatanı Türkiye’ye gelmiş, Azerbaycan Kültür Derneği’nin kurulmasına öncülük etmiş, yurt dışındaki Azerbaycan Türklerinin, aydınlarının oluşturduğu Muhaceret Edebiyatı içinde ömrü boyunca, ülkesinin yeniden hürriyete kavuşması için uğraşmıştı. Her iki lider de Ankara’da ebediyete intikal etmişti.

Elçibey ile tanışmam, Ruslar’ın 20 Ocak 1990 Bakü katliamından sonra oldu. Halk Cephesi, Azerbaycan Türklerinin hürriyet sembolüydü ve başında da koca Sovyetler’e karşı direnen Elçibey vardı. Aynı yılın Kasım ayında, Derneğimiz adına Muhaceret Edebiyatı Sempozyumu için Bakü’ye gitmiştik. Sempozyum sonunda her iki ülkenin millî marşları çalınıyordu. Oralara yolu düşmeyenler, anlamakta güçlük çekerler ama marşlar çalınırken bazıları dışarı çıkıyor, bazıları da oturuyordu. Marşlara tepki olsun diye değil, maalesef millî bir zihniyet oluşmadığı içindi bu. Türkiye’den gelen konuklar ile birkaç Azerbaycan’lı, marşları ayakta saygıyla sonuna kadar dinlediler. Dikkat ettim, ayâktakilerden birisi de Elçibey’di. O anda çok farklı olduğunu anlamıştım. Otele döndük ve bir süre sonra bizi ziyarete geldi. Yaklaşık 10 kişiydik. Vakit gece yarısına doğruydu. Halk Cephesi’nin efsanevî lideri ile daha da yakındık şimdi. Halk Cephesi ile Azerbaycan Kültür Derneği arasında siyasî işbirliği protokolü imzalanacaktı. Elçibey, devamlı sigara ve çay içiyor, şakalar yapıyordu. Sohbet sırasında, sanırım Cemil Ünal beydi, Ruslar’ın her şeyi yapabileceğini, dikkatli olmasını rica ediyordu. Verdiği cevabı hiç unutmam: “Milletimin yoluna canım feda olsun. Ben ölümü çoktan göze almışım. Kaldı ki ben ölsem bile bu hareket devam edecektir. Azerbaycan, mutlaka azadlığa kavuşacaktır.”

Bey, daha sonraki günlerden birinde bizi yemeğe davet etti. Genellikle Elçibey konuşuyordu. Ben hayranlıkla onu dinliyordum. Çok iyi bir hatipti. Her zamanki gibi heyecan ve inançla anlatıyordu. Yemeğin ortalarında ayağa kalktı, vecd içinde Necip Fazıl’ın Sakarya şiirini baştan sona ezbere okudu. Doğrusu şaşırmış ve o derecede de duygulanmıştım. Çünkü ülkemizde bile bu güzel şiiri acaba kaç kişi ezbere biliyordu.

Biz döndükten sonra, Azerbaycan yine çok zor günler geçirdi. Sovyet baskısı, gözaltına almalar. Bir keresinde Rus askerleri Halk Cephesi binasını basmış, Bey, binayı terketmemiş. Maalesef, göğsüne dipçikle vurmuşlar. Belki de o gün yediği darbeler, ciğerlerinde tahribat yapmıştı. Ama bu günler de geçti. 1992 Haziranında Bey, bütün dünyanın takdir ettiği Azerbaycan Devlet başkanı sıfatını taşıyordu artık. İlk tebliğe gidenlerden biriydim. Elçibey, hiç değişmemişti. Yine şakalar yaparak karşıladı bizi.

Gecesini gündüzüne katıp çalışıyordu. İlk icraatlarından biri; Kızıl Ordu’yu, Azerbaycan’dan kovmak oldu. Millî para, millî marş, eğitimde reformlar, lâtin alfabesine geçiş hep onun zamanında oldu. Ve tabiî, Ermenistan ile girilen Karabağ harbinin en acımasız ve zorlu ayları da onun başkanlığı sırasında yaşandı. Bilindiği gibi bu harpte, Ermeni kurmaylarının çoğu Rus’tu. Bütün imkânsızlıklara rağmen, kaybedilen toprakların bir kısmı geri alındı. 1993 kışında, Kelbecer; Ermeniler tarafından sarıldığında, oradaki Türkleri tahliye etmek gerekiyordu. Bey, günlerdir uyumuyordu. Yanında Arif Hacıyev vardı. Türkiye’yi aradılar. Tahliye için iki helikopter istiyorlardı. Türkiye’den yetkililer olumsuz cevap veriyorlardı. Bey, oturduğu koltukta öylece kalakalıyordu, çok üzülmüştü. Sonra Çeçenistan’dan Cahar Dudayev aranıyor. Karşı taraftan gelen cevap, helikopterlerin hemen gönderileceği şeklindedir. Ancak maalesef bölgede, kar, fırtına vardır ve helikopterler Kelbecer’e ulaşamaz. Sonra isyanlar, ihanetler. Ardından, büyük devletlerin de karıştığı, Azerbaycan’daki iktidar savaşı. Bir yıl önce Haziran ayında başkanlığa gelen Elçibey, 1993 Haziran’ında görevini bırakıyor. Doğduğu yerde, Nahçıvan’ın Keleki köyünde bir nevi sürgün hayatı yaşamaya başlıyor.

Başkanlıktan ayrıldığı günü hiç unutmam. Önceden plânlanmış olduğu üzere, tek oğlumun, Fatih’in sünnet düğününü yapacaktım. Azerbaycanlı dostlarımın çoğu da davetliydi. Fakat aynı gün, 17 Haziran’da, Bey’in çekildiği haberini aldık. Dernek Başkanımız Cemil Ünal ile birlikte, Keleki’ye ziyaretine gittik. Yılmamıştı, yıkılmamıştı. Azerbaycan, Güney Azerbaycan dilinden düşmüyordu hâlâ. Bir ara oğlumun sünnet günündeki fotoğrafını çıkardım, imzalamasını rica ettim. Gülerek, “inşallah toyuna geliriz” dedi ve imzaladı. Daha sonra bir kez daha Keleki’ye ziyaretine gittim. Ama ertesi sene, şimdiki iktidar tarafından Azerbaycan’da tutuklandım ve 67 gün cezaevinde yattim ve bu yüzden bir daha Bey’i ziyaret etmek nasip olmadı.

Nihayet o geldi Ankara’ya. Beni görünce ilk sözü, tutuklanışıma gönderme yaparak; “Niçin Bakü’ye gelmiyorsun?” diye takılmak oldu. Sağlık problemleri sebebiyle burada bulunuyordu ve hüzünlü havayı dağıtmak istiyordu. Epey sohbet ettik. Ayrılırken elini öpmek istedim, izin vermedi, hasretle kucaklaştık. Derken sağlık durumunun pek iyi olmadığını öğrendik.

Temmuz ayında Ankara dışındaydım. Elçibey ise tedavi için yine Ankara’ya gelmişti. Dönüşte ilk işim ziyaretine gitmek oldu. Zayıflamıştı, bitkindi ama uğruna ömrünü adadığı ülkesi yine sohbetinin baş konusuydu. “Müjdem var sana” diyordu. “Muhalefeti birleştirdik. Elçibey-İsa Kamber bloku oluşturduk. Eski silah arkadaşları yine bir araya geldi. Önümüze engeller çıksa da aşacağız. Seçimlere birlikte giriyoruz, göreceksin biz galip çıkacağız”. Sonra, “Güney Azerbaycan’a sahip çıkın, onlar yetim, öksüz ve arkasızdırlar, onlara ses vermeli, vahid Azerbaycan” diyordu. Ama göremedi. Bir yıldız gibi sessiz ama parlayarak gitti.

Senden sonra, yasaklı olduğum, men edildiğim Azerbaycan’a yine gittim Beyim. Gözümü kırpmadan gittim. Bakü’de, cenaze törenindeki 200 bin kişiden biriydim. Sana karşı son vazifem değildi bu. Karabağ’ı, Vahit Azerbaycan’ı görene kadar sürecek. Gittim Beyim. Yine gideceğim. Elçibey ya sen! Gülhane Askerî Hastanesinde tedavi olma arzuna uzun süre müspet cevap vermeyen Türkiye yetkililerine, biraz kırgındın sanırım giderken… Hocalı’daki katliamı, Kelbecer’deki ihaneti gördüğün için yanıktın. On binlerce gaçgının içler acısı halini gördüğün için…

Nereye Beyim nereye? Karabağ’ı, Şuşa’yı, Laçın’ı, Ağdam’ı alamadan nereye? Nereye Beyim? VAHİT AZERBAYCAN seni bekliyor nereye?..

İsa Yaşar TEZEL

Yorum (yok) Yorum yaz!

Azerbaycan Tarihi’nden Azerbaycan Tarihi

Azerbaycan Tarihi’nden…
(Rus ve Fars Egemenliği Altında Kuzey ve Güney Azerbaycan’da Kültürel Kimlik Arayışları)

 

Rus-İran savaşlarını izleyen, Gülistan(1813) ve Türkmençay (1829) Barış Antlaşmaları sonucu ikiye bölünmüş Azerbaycan, bugüne kadar değişik rejimler altında sömürge olarak varlığını sürdürmüştür. Kuzey Azerbaycan önce Çarlık Rusya’sı boyunduruğunda Kafkas Azerbaycan’ı, sonra Sovyet Rusyası yönetimi altında Sovyet Azerbaycan’ı olarak varlığını sürdürmüş, ancak 1991 yılında bağımsızlığını ilan ederek Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti adıyla özgürlüğünü kazanmıştır. Güney Azerbaycan ise, önce İran Şahlığı yönetiminde, şimdi de İran İslam Cumhuriyeti yönetimi altında varlığını sürdürmektedir. Azerbaycan Türkleri, Rus ve Fars hegemonyası altında kendi dilini, geleneklerini, soykökünü kaybetmemek için kültürel kimlik arayışlarını, bu yolda büyük bedeller ödeyerek bugüne kadar taşımıştır.

 

Azerbaycan, 1. Petro (1696-1725) zamanından başlayarak; Çarlık Rusyası’nın yayılma politikasının ana unsuru olan, işgal planları arasında önemli bir yer tutmaktaydı. 18. yüzyılda hanlıklara bölünmüş Azerbaycan’ı, 1786 yılında siyasi amaçlarla gezmiş Rus subayı Burnaşev, buradaki Şeki, Karabağ, Guba, Şamahı, Bakü, Nahçıvan, Gence, Tebriz, Erdebil, Hoy, Urumiye, Talış, Marağa, Maku hanlıklarının kimilerinin idari yapısının yarı bağımlı, kimilerinin ise bağımsız olduğunu saptamıştır. Bunlardan Urumiye, Şeki, Karabağ, Guba ve Hoy Hanlıkları, diğerlerine göre daha güçlüydü. 18. yüzyılın 2. yarısında, bu hanlıkların liderleri, herbiri ayrı ayrı siyasal güçlerini artırdıkça, Azerbaycan hanlıklarını kendi yönetimlerinde bir devlet çatısı altında toplamak amacını gütmekteydiler. Güney Azerbaycan’da Urumiye Hanı Feteli Han Efşar, Kuzey Azerbaycan’da ise, Şeki Hanı Hacı Çelebi ve Guba Hanı Feteli Han Gubalı bu amaçla çaba harcamışlardır.

1790 lı yıllarda, İran’da Türk kökenli Kacarlar yönetime geldikten sonra, kuzey hanlıkları birbiri ardısıra bağımsızlıklarını yitirerek, Kacarlar’ın hükümranlığı altında birleştiler. Güney Azerbaycan’da ise Rusya’nın istilacı siyaseti güçlendi. 18. yüzyılın sonlarında, İran’daki Azerbaycan-Türk boyundan olan Kacarlar’ın hakimiyete gelmesinin ardından, Kuzey Azerbaycan’daki hanlıkları da (tüm Güney Kafkasya’yı) egemenliği altına almaya çalışan Muhammet Şah’ın Kacar Devleti ile Rusya arasında birçok çatışmalar oldu

 

3 Ocak 1804 tarihinde, Gence Hanı Cevad Han’ın güçlü direnişine karşın, Ruslar, gence Kalesi’ni işgal ettiler. Cevad Han ve oğlunun da ön saflarda can verdiği savunmada, çok kan döküldü.

 

Rus Orduları’nın Kafkasya’daki başarıları Osmanlı’yı ve İran’ı rahatsız etmeye başladı. Fransa ve İngiltere ise, Rusya’nın Kafkasya’daki ilerlemesini, İran ve Osmanlı eliyle durdurmaya çalışıyordu.

 

10 Temmuz 1804 tarihinde, Rusya ile İran arasında savaş başladı. Rus Ordusu, birbirinin ardısıra, Karabağ, Şeki, Şirvan, Guba, Bakü, Lenkeran Hanlıkları’nı ele geçirdi. Böylece, kuzeydeki birçok hanlık Rusya’nın egemenliğine girdi. Kacar Orduları’nın, Rusları durdurma çabaları başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun sonucunda, İran ile Rusya arasında 13 Ekim 1813 tarihinde Gülistan Barış Antlaşması imzalandı. Çar 1. Aleksandr’n temsilcisi Rus Ordusu Başkomutanı general Nikolay Rtişşev ve İran Şahı Feteli Şah Kacar’ın resmi temsilcisi Mirze Abdül Hasan Han tarafından imzalanan “ebedi barış ve dostluk” antlaşması ile, antlaşmanın taraflarına karşı savaşan bir halk, antlaşmaya taraf dahi olmaksızın iki parçaya bölündü. Bu sonuç, güç ve adaletsizliğin, gücünü birleştirmeyi bilmeyenlere karşı, bugüne dek süren zaferi oldu. 11 maddeden oluşan bu antlaşmaya göre, bu iki istilacı devlet (Rusya ve İran) arasındaki sınır hattı Aras Nehri olarak kabul edildi ve Azerbaycan, Kuzey Azerbaycan ve Güney Azerbaycan olarak ikiye bölündü. Sonraları, halk arasında çok yaygınlaşan şu dörtlük, bir ulusun bölünmüşlüğünün yüreklerde oluşturduğu ortak acıyı dile getirdi:

 

Arası ayırdılar
Su ile doyurdular
Men senden ayrılmazdım
Zülm ile ayırdılar.

 

İran Kacar Şahlığı, Gülistan Antlaşması ile Güney Kafkasya topraklarından vazgeçmek istemiyordu. Bu kez de İngiltere ve Fransa’nın yardımı ile kaybettiği toprakları geri alma savaşına girişti. 16 Temmuz 1826 tarihinde kuzey hanlıklarını geri almak amacıyla başlatılan bu savaşlarda, veliaht Abbas Mirze komutasındaki Kacar Ordusu’nun yenilgisi sonucunda, 10 Şubat 1828 tarihinde Türkmençay Barışı imzalandı. Bu antlaşmaya göre, Nahçıvan ve Revan Hanlıkları da Rusya’ya verildi. Rusya, 1850 yılında Revan Hanlığı’ndan Erivan vilayeti yaratarak, gelecekte oluşturulacak Ermenistan Cumhuriyeti’nin temelini attı.
Ruslar, Türkmençay Barış Antlaşması’nın 14. maddesi çerçevesinde, Güney Azerbaycan’ın Marağa, Urumiye gibi bölgeleri başta olmak üzere çeşitli yörelerinden 40.000 den çok Ermeni’yi Güney Kafkasya’ya, özellikle Revan, Nahçıvan ve Karabağ bölgelerine göç ettirdi. Rusya’nın, “Kafkasya’yı Hıristiyanlaştırma” politikası sonucunda, 20. yüzyılın başına kadar 1.300.000 dolayında Ermeni, sözü edilen bölgelere göç ettirildi. Bu toplulukların bir kısmına Karabağ’ın dağlık yörelerinde toprak sağlanarak, buralar Ermeni yerleşim bölgeleri haline getirildi. İşte, Azerbaycan’ın bugün yaşadığı Karabağ sorununun temelleri, büyük bir ileri görüşlülükle, 180 yıl öncesinde atılmıştır.

 

 

Çarlık Rusya’sı ve İran Şahlığı’nın böldüğü Güney ve Kuzey Azerbaycan halkları, 200 yıl boyunca ayrı kalsalar da, bir gün için bile, aynı ulusun parçası olduklarını unutmamışlardır. Tebriz’deki Rus Konsolosu 1903 yılında gönderdiği raporda, Azerbaycan Türkleri’nin Ruslar’dan nefret ettiklerini ve kendilerini ikiye böldüklerini unutmadıklarını yazıyordu.

 

İran Devleti sınırları içerisinde kalan Güney Azerbaycan Hanlıkları, İran’ın 4 eyaletinden biri olarak, Azeri ülkesi kimliğini korudu.

 

Gülistan ve Türkmençay Barış Antlaşmaları ile iki imparatorluk, bir ulusu parçalayarak, birbirine yabancılaştırmak için, onları, soylarından, köklerinden, kültürlerinden, geleneklerinden uzaklaştırmayı amaçlayan bir devlet politikası uygulamayı sürdürdüler. Kültürel birliğin ortadan kaldırılması, bu politikanın en önemli öğelerinden biriydi. Doğu bilimleri akademisyeni V.V. Bartold’un, halkın bütünlüğü için, “kültürel birliğin korunması”nı “siyasal birliğin korunması”ndan daha önemli sayması bir tesadüf değildir. Dilin, kültürel birliğin sağlanmasının anahtarı olduğu düşüncesinden hareketle; Çarlık Rusyası tarafından, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kuzey Azerbaycan’da rusdilli okulların sayısı artırılarak “Ruslaştırma” politikasının güçlendirilmesi çabaları başlatılmıştır. Bir ulusun yok edilmesi için en önemli adımın, ulus bilincinin temel taşı olan dilinin ortadan kaldırılması olduğu gerçeğidir ki, bu yöndeki çalışmalar, sömürgeleştirilmek istenen ülkelerde uzun vadeli bir politika olarak uygulanagelmiştir.

 

19. yüzyılın ikinci yarısında Kuzey Azerbaycan’da petrol sanayiinin gelişmesi, yerli burjuvazinin oluşmasına ve gelişmesine yol açmıştır. Rusya’nın “halklar hapishanesi” olduğunu ve ulusların gelişiminin ancak “aydınlanma” ile mümkün olabileceğini anlayan liberal burjuvazi; gazete ve dergilerin basılmasına, yeni okulların açılmasına parasal destek sağladı. Azerbaycan’da bugün bile adı saygıyla anılan Hacı Zeynalabidin Tağıyev’in 1896 yılında Bakü’de açtığı “Kız Mektebi” sayesinde, kızların öğrenim görebilmesinin ilk adımları atılmıştır. Tağıyev, ulusal burjuvazinin ileri görüşlü ve akıllı bir temsilcisi olarak; sömürge ekonomi-politikasını kırıp, petrolden elde ettiği gelirle, ulusal üretimi artırmak amacıyla fabrikalar kurarak, ulusal sanayiin kurucularından olmuştur.

 

Azerbaycan’ın yetenekli gençlerine burslar vererek, onlara Avrupa’da yüksek öğrenim olanağı yaratmıştır. Bu girişimlerledir ki, Kuzey Azerbaycan’da 19. yüzyılın ikinci yarısında, ulus düşüncesi gelişmeye başlamıştır. Azerbaycan’ın seçkin ve öncü siyaset adamı, filozof ve yazarı olan Mirze Feteli Ahundzade (1812-1878) , 1880’li yıllarda ilk kez “Keşkül” Gazetesi’nde “Azerbaycan Milleti” ifadesini kullanmıştır. M.F. Ahundzade’nin, yalnızca Azerbaycan’ın değil, bütün “doğu”nun sosyal ve siyasi düşüncesindeki etkisi; 18. yüzyıl Fransız düşünce ve siyaset adamlarının, Avrupa’da oluşturdukları etki ile kıyaslanabilecek düzeydedir. M.F. Ahundzade, Azerbaycan Halkı’nın siyasal uyanışını sağlayarak, anadilinde okullar açılmasını, Azerbaycan Türkçesi’nin geliştirilmesini, Arap Alfabesi’nde Azerbaycan Dili’ne uygun değişiklikler yapılmasını, eğitimin din etkisinden kurtarılmasını gerçekleştirmek ve bu şekilde ulusunu, sıkıştırıldığı köşeden, dünyaya hakim olan siyasal ve sosyal gelişim düzeyine çıkarmak istiyordu. Yazdığı eserlerde, Azerbaycan Türkçesi’ni Farsça sözcüklerden arındırmaya çalışarak, Azerbaycan Dili ve Edebiyatı’nı geliştirmiştir.

 

M.F.Ahundzade’nin görüş ve düşüncelerini sürdüren, yüksek öğrenimini Avrupa’da gören seçkin önder, gazeteci-yazar ve eğitimci Hasan Bey Zerdabi (1842-1907) , dünya uygarlığının benimsenmesinin ancak anadilin yaygınlaştırılarak öğrenilmesiyle mümkün olabileceğini savunuyordu. Zerdabi’nin, bütün Türkdilli halkların bu yolla birbirlerine yakınlaşması fikri, birçok seçkin Türk düşünürünün de dayanağı olmuştur. Hasan Bey Zerdabi, 1875 yılında anadilinde yayınlanan “Ekinci” Gazetesi’ni basmakla, Azerbaycan basınının kurucusu olmuştur. Bu gazete, Türkdilli kalkların ulus bilinçlerinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Bu ulus bilincinin oluşmasıdır ki, sömürgecilik baskısına karşı bağımsızlık mücadelesinin gerekliliği fikrini doğurmuştur. Zerdabi’nin, Azerbaycan’da öncü ve ulus bilincine sahip aydınların yetişmesinde önemli rolü olmuştur. Azerbaycan ulusal bağımsızlık hareketini gerçekleştiren büyük siyaset adamı Mehmet Emin Resulzade, “Ekinci” Gazetesi’ne büyük önem vererk şöyle söylemiştir: Anadilinde ilk gazetesini basan toplum, bir ulus olarak şekillenmeye başlamış demektir. Basın-yayın geleneği olan halk ise, gelişmiş bir ulus olduğunu göstermektedir.

 

Bu süreç tamamlanana kadar, çok zor ve dolambaçlı yollardan geçilmiştir. Önce “ümmet” düşüncesi ile “Müslümanım” denilmiş, daha sonra ulus bilinci arttıkça, ana kimliğin dinle değil, anadille, geleneklerle, ülke ile belirlendiği anlaşılmıştır. Kuzey Azerbaycan’ın Rusya yönetimine geçmesi ile ilgili olarak, M.E.Resulzade şöyle yazıyordu: Rus istilasının iyiliği şu oldu ki, Azerbaycanlılar, kendilerini toplumsal bir vücut, özel kültür tohumlarını taşıyan bir topluluk, yani Farslar’dan ayrı bir ulus olduklarını hissetmeye başladılar. Rus süzgecinden geçerek de olsa kendilerine ulaşan Avrupa bilim ve tekniğinin etkisiyle, Azerbaycan, doğunun kuşku ve hurafelerinden silkinerek, iyi bir hayat eseri gösteriyor, doğru yolu buluyor, büyüyüp gelişiyordu.

 

20. yüzyılın başında İran’ın en zengin ve gelişmiş vilayeti olan Azerbaycan’da, kapitalizmin gelişmesi ile oluşan aydın kesimi, siyasal ve kültürel topluluklar kurmaya, çağdaş uygarlık düzeyinde okullar açmaya çalıştılar. Bu çabaların sonucunda, henüz eğitim dili haline getirilememiş de olsa; Azerice, konuşma dili olarak hem Azeriler hem de ülkede yaşayan diğer halklar arasında yaygınlaşmış ve insanlar arasındaki iletişimi sağlamaya başlamıştı. 19. yüzyılın sonlarında, Güney Azerbaycan’a gelen bir yabancı, Fars Dili’ni konuşan Azeriler’in bu dili, ancak okulda ya da seyahatte öğrenilecek ölçüde bildiklerini düşünebilirdi. Tebriz’de veliaht sarayındaki resmi yazılar dışında bütün işler Azerbaycan Türkçesi’nde yürütülmekteydi.

 

Mirze Sadıg Tebrizi’nin 1893 yılında basılmış “Defter-i Edebiye” ders kitabında, çocuklara, kolaydan zora doğru bir anadil öğretimi önerilmekteydi. Fakat bu kitapta, Hasan Rüşdiyye tarafından, kendi “Vatan Dili” dersliğinde (1894) uyguladığı ve çok kısa zamanda anadilinde okuma ve yazma alışkanlığını sağlayan ses yöntemi yer almamaktaydı. Bu kitaplarla, Güney Azerbaycan tarihinde ilk kez, çocuklar anadillerinde öğrenim görmeye başlamışlardı. Başta büyük eğitimci H.Rüşdiyye olmak üzere Azerbaycan’ın ulusalcılığı benimsemiş aydınları, eğitimi çağdaşlaştırmak ve alfabenin anadilde öğretilmesini gerçekleştirerek, 19. yüzyılın sonlarında Azerbaycan Dili’ni eğitim ve öğretim sistemine yerleştirmişlerdir.

 

Kuzey Azerbaycan’da, Türkiye’de basılan gazete ve dergiler, Tebriz’de büyük ilgi ve heyecanla okunurdu. Özellikle, “Ekinci” (1875-1877) , Tercüman (1883-1917) gazeteleri hem yaygın olarak okunuyor, hem de bu gazetelere yazılar gönderiliyordu. Bu gazeteler, Azeri tüccarlar tarafından İran’ın birçok yöresine götürülüyordu. Daha sonraları, günetdeki soydaşları, Kuzey Azerbaycan’ın Mirze Elekber Sabir’ini, Celil Memmed Guluzade’sini ve onun “Molla Nasreddin” Dergisi’ni okuyarak “ben kimim? ..” sorusuna yanıtlar aradılar. Özellikle, Celil Memmed Guluzade’nin:

 

Haradır Azerbaycan? Gelin bir defe oturağ ve
Keçe papağımızı ortalığa goyup fikirleşek:
Haradır, bizim vetenimiz?

 

sözleri, gerek güneyde gerekse kuzeyde kimlik arayışının en güzel anlatımıdır.

 

Kuzey Azerbaycan’da, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti (1918-1920) Sovyet Rusyası tarafından devrildikten sonra, “Sovyetleşme” adı altında “Ruslaştırma” politikası güçlenmeye başladı. İlk başlarda çok masumane görülen, “pamukla baş kesmek” kadar ince bir yaklaşımla yürütülen bu politika, Lenin’in “barış“ üzerine kararnamesiyle, bütün halklara özgürlük adı altında gerçekleştirilirdi. 1922 yılında kurulmuş olan Sovyetler Birliği’nde, özellikle Stalin döneminde (1922-1953) , Türksoylu halklara kimliğini unutturmak, uzun erimli bir devlet politikası olarak benimsendi. Türk soyları içerisinde özel bir yeri olan Azerbaycan (ki Lenin tarafından “şarkın kapısı” olarak adlandırılıyordu) Türkleri ile ilgili politikalar, ayrı bir önem taşıyordu. Bunun nedeni, 20. yüzyılın başlarında aydınları Avrupa’da öğrenim görmüş, ulus bilinci edinmiş, aynı zamanda ulusal burjuvaziyi oluşturmuş Azerbaycan’ın, Sovyetler Birliği’nin bütünlüğü için her zaman ciddi bir tehlike oluşturacağı düşüncesiydi.

 

Bu düşüncenin şekillenmesinde, Azerbaycan’ın güney kısmının İran yönetiminde ve nüfusça kuzeydeki kısımdan çok daha fazla olması, daha da önemlisi kendini Türk olarak tanımlaması, göz ardı edilemeyecek bir etkendi. Kardeş ve komşu Türkiye’nin etkisinin her zaman güçlü olduğu Azerbaycan, Stalin’in “Pantürkist” olarak damgaladığı aydınlarının sonlarının, kaçınılmaz biçimde Sibirya sürgünü ve yitim olduğu gerçeğini yaşayageldi. Özellikle 1937’lerde, Mikail Müşfig (1908-1939) , Ahmed Cevad, Hüseyin Cavid (1882-1941) , kaymağı toplanan Azerbaycan aydınlarının en çarpıcı isimleridir. Hüseyin Cavid’in Sibirya’daki kabri bulunmuş ve kemikleri 1990’lı yıllarda Azerbaycan’a getirilmiştir. Birçok Azerbaycan aydını, (son olarak KGB adı altında etkinliğini sürdüren) Sovyet istihbarat teşkilatının sürekli takibinden kurtulabilmek için, yurtdışına ve özellikle Türkiye’ye göç etmişti. Bunlardan biri olan Elmas Yıldırım (1907-1952) , Dağıstan ve Türkistan’a sürgüne gönderildikten sonra, Sibirya’da öleceğini kesinlikle bildiğinden, önce İran’a, sonra da Türkiye’ye kaçmıştı. Elmas Yıldırım da, bölünmüş Azerbaycan’ın derdini yüreğinde taşıyarak, duygularını şöyle dile getirmiştir:

 

Tarih boyu aktığı yerden alıp hızını,
Koşmuş deli Kuzgun’a Kür çağlaya çağlaya,
Görünce başucunda dertli Türkmen kızını,
Aras ta derde gelmiş, yas bağlaya bağlaya…

 

Kucaklaşmış o yerde, birleşmiş iki bacı,
Biri aşkım, varlığım, biri başımın tacı…

 

Sovyetler Birliği’nin 1956 yılında toplanan 20. kurultayında, Stalin’in yanlışları ortaya koyularak, bir zamanlar binlerce Azeri aydınını, “halk düşmanı” damgası vurarak ölüme gönderen bu insan, kendisi “halk düşmanı” ilan edilmişti, Nikita Sergeyeviç Huruşşov (Kuruşçev) Hükümeti (1953-1964) zamanında, yukarıda değindiğimiz politikalarda bir ölçüye kadar yumuşama hissedilmişse de; Azerbaycan Türkü’nün, milliyetinin Azerbaycan Türkü değil Azerbaycanlı olarak kabul edilmesi, soyadlarının sonuna –ov, -ova, -yev, -yeva ekleri getirilerek Ruslaştırılması, kapanan Güney-Kuzey Azerbaycan sınırının statüsünün korunması çabaları sürdürülmüştür. Azerbaycan dilinin resmi dil statüsüne getirilmesi, eğitimin Azerbaycan dilinde olmasına karşın, ince bir “Ruslaştırma” politikasıyla, son yıllara kadar, devlet dairelerinde, dilekçelere varana kadar tüm belgeler Rusça düzenleniyordu. Akademik çalışmalar Rusça hazırlanmak zorunda, doktora tezleri bile Moskova sansüründen geçtikten sonra akademik ünvanlar verilmekteydi.

 

“Böl ve parçala” politikasını uygulayan Sovyetler Birliği, Rusça’yı anadili kabul eden Rusdilli aydınlarla anadilini benimseyen, üstün tutan aydınları karşı karşıya getirmekle yetinmeyip, halk içerisinde (Nahçıvanlı, Bakülü, Şekili gibi) yöresel ayrımları vurgulayarak, baskısını kuvvetlendirecek zemini elde etmiştir. Dünya kültür tarihinde, en yakınlarına, anasına “mama”, babasına “papa” diyecek denli sömürgecisinin dili benimsetilmiş, Rusça konuşmayı, aydın olmanın gereği sayan, üstün bir nitelik, bir ayrıcalık olarak gören bir gençlik, sanırız, benzeri politikaların az rastlanılan bir zaferinin göstergesidir.

 

Ruslaştırma politikasına karşı çıkan Azerbaycan aydınları, yazarları, şairleri, anadillerinin kullanımının, yalnızca anayasa hükümleri çerçevesinde kalmasını değil, gerçekten de yaşama geçirilmesini savunageldiler. Resmi yazışmalar, bilimsel araştırmalar, ders kitapları, gazete ve dergiler, giderek, Azerbaycan dilinde yaygınlaşmaya başladı. Üniversiteler, Azerbaycan Bilimler Akademisi Araştırma Enstitüleri, Azerbaycan edebiyatı ve tarihi üzerine kapsamlı araştırmalar yaptılar. Özellikle, Bilimler Akademisi Şarkiyyat Enstitüsü Güney Azerbaycan Bölümü, Profesör Şevket Hanım Tağıyeva başkanlığında, bu konuda uzmanlar yetiştirerek, “güney”i “kuzey”e tanıtacak eserler hazırladılar. Her zaman, Azerbaycan Halkı’nın yolunu aydınlatan gerçek aydınlardan Mirze Elekber Sabir, Celil Memmedguluzade, Cefer Cabbarlı, Hüseyin Cavid, Mikail Müşfik gibi önderlerin açtığı yolda, onları izleyen nicelerinin yetişmesini de sağladı.

 

Şiirleri ile ulusal duygular aşılayan, vatan sevgisinin kutsallığını vurgulayan, Semed Vurgun, Bahtiyar Vahapzade, gibi isimler, genç neslin ulusal coşkuyla yeşermesini sağladılar. Azerbaycan kimliğinin ve tarihinin öğrenilmesinde basın ve yayının önemli işlevi olmuştur. Bu konularda, bilimsel araştırmalara dayanarak, Azerbaycan Bilimler Akademisi’nin “Haberler” Dergisi, Azerbaycan Yazarlar Birliği’nin “Azerbaycan” Dergisi, Edebiyat ve İncesanat Gazetesi ve benzeri basın organları, değerli veriler ortaya koymaktaydılar. Bununla birlikte, yeni açılan arşivler, Azerbaycan tarihinin yeniden yazılması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Edebiyat ve tarihin dahi “partili” olduğu bir dönemde, her bilim dalının başına, sanki bir ön ekmişcesine “Sovyet” sözcüğünün getirildiği de gözönüne alınırsa, bu dönemdeki çoğu araştırmanın, nesnellikten uzak olduğu açıktır.

 

Öte yandan, çocuğunun Rusça öğrenim görmesini sağlamak isteyenlerin öne sürdükleri gerekçe, Azerbaycan dilinde öğrenim gördüğünde iş bulamayacağı, ancak Rus Dilinde öğrenim görenlere tüm Sovyet üniversiteleri ve işyerlerinin açık olacağıydı. İlköğrenimini anadilinde görmeyen, edebiyatını okuyup tanımayan bir bireyin, ulusal kimliğini hiçbir zaman benimseyemeyeceği, hatta bu arayışı bile gereksiz göreceği açıktır. Bir ulusun bireylerini bu duruma getirmek ise, sömürgeleştirme politikalarının vazgeçilmezidir.

 

Azerbaycan Türkleri’nin, Güneyli-Kuzeyli olarak bölünseler de aynı ulusun parçaları olduğu konusunda kuşkular yaratmak üzere, Rusya ve İran’da devlet güdümlü özel “araştırmalar” sonucu, çok sayıda makaleler ve kitaplar yazıldı. Çocuklar ülkelerinin tarihini ders kitaplarından öğrenirken, Kuzey Azerbaycan’ı “Sovyet Azerbaycanı”, Güney Azerbaycan’ı ise “İran Azerbaycanı” olarak bildiler. Amaç, genç nesillerin, birbirini tanımamasını, aynı soydan olduklarını unutmasını sağlayarak, birbirlerini “Şurevi” ve “İranlı” olarak adlandırıp yabancılaşmalarını gerçekleştirmekti. İran’da, Azerbaycan Türkü’nün ulusal varlığını, dilini ve ülkesini yadsıyan, birçok “amaçlı” “bilim adamı” yetiştirildi. Aynı politika, Sovyetler Birliği’nde de ısrarla yaşama geçirildi. Ders kitaplarında, özellikle tarih ve edebiyat derslerinde, yanlış ve çarpıtılmış bilgilerle genç beyinler yıkanarak; bir yanda “sovyet vatandaşı”, diğer tarafta “İran vatandaşı” yetiştirilmeye çalışıldı.

 

Güney Azerbaycan’da bağımsızlık mücadelesi vermiş olan Setter Han (1867-1914) , Heyder Emioğlu (1880-1921) , Şeyh Mehemmed Hiyabani (1880-1920) , Seyid Sefer Pişeveri (1893-1947) gibi özgürlük savaşçıları, Azerbaycan kimliği bilincinin ve bağımsızlığının tohumlarını ekmişlerdir. Özellikle Aralık 1945-Aralık 1946 tarihleri arasında varlığını bir yıl sürdürebilmiş Sefer Pişeveri’nin başkanlığındaki Azerbaycan Milli Hükümeti, anadilde eğitim veren bir üniversite açmış, ve bu dönemde ilkokullar, radyo, basın ve yayın ilk kez Azerbaycan Dilinde faaliyete geçmiştir. Bu ulusal hükümet, 6 Ocak 1946 tarihli kararıyla Azerice’yi Güney Azerbaycan’ın resmi dili ilan etmişti. Hükümet, bütçesinin %40’ını eğitim ve uygarlığın gelişimi için ayırmaya karar vermişti. Ne yazık ki, bu hükümetin yıkılmasıyla, sözkonusu kanunlar yürürlükten kaldırıldı. Bundan sonra, “Farslaştırma” politikası daha da güçlendi. 1950’li yıllarda Güney Azerbaycan’a uygulanan “Farslaştırma” politikasının sonuçlarını inceleyen Sovyet araştırmacısı Y.A. Doroşenko şunları yazıyordu: Eğitim, kültür ve dil alanında zorunlu Farslaştırma, azınlıkta kalan halkların sert tepkilerine neden oluyor; hükümet, İran Azerbaycan’ında bugün de Fars Dilinin yetersiz öğrenilmesi ve benimsenmemesinden duyduğu rahatsızlığı ifade ediyordu. Çünkü, halk Farça’yı kullanmaktan kaçınmaktadır. Öğrenciler ise, ders zamanı Farsça’yı boykot ediyorlardı.

 

İran Şahı’nın, Fars Dilinin, İran’ın Fars olmayan halkları arasında yayılması yönünde özel bir fermanı vardı. Şah rejiminin ideolojisi, Azerbaycan’ın tarihine, diline ve uygarlığına, Paniranizm ve Fars şovenizminin uygulanması, Azerbaycan Türkleri’nin İran’da bir ulus olarak yadsınmasına yönelikti. İran Şahı, 1958 yılındaki bir kabine toplantısında, Milli Eğitim Bakanı’na şu sözleri söylemişti: Öyle önlemler alın ki, Fars Dili, çocuk yuvalarında, okullarda, basın yayın organlarında yaygınlaştırılarak, halkın adet ve alışkanlığına dönüşsün ve onlar giderek kendi anadillerini unutsunlar. Fakat, Şah’ın bu direktifleri beklenen sonucu vermedi.

 

Güney Azerbaycan Milli Hükümeti tarafından 1946 yılında kurulan Azerbaycan Yazarlar ve Şairler Cemiyeti, bu hükümet yıkıldıktan sonra kapatılarak üyeleri ya hapsedildi ya da göç ettirildi. 1960 lı yıllara kadar Güney Azerbaycan’ın kültürel yaşamına, durgunluk hakim oldu. Seyyid Mehemmed Şehriyar’ın 1954 yılında basılan “Heyder Baba’ya Selam” şiiri, halk tarafından “sehra yağışı=çöl yağmuru” olarak değerlendirilip benimsendi. Şehriyar ve O’nun “Heyder Baba”sı, kuzey ve güneyiyle bütün Azerbaycan halkını pamuk denli yumuşak, çelikten sağlam, ince tellerle birleştiren, onu yumuşacık sözlerle uyandıran, ardından, silkindirip ayağa kaldıran bir heyecan dalgası oluşturdu. 1960 lı yıllarda, Güney Azerbaycan’da, Semed Behrengi, Behruz Dehgani, Elirıza Nabdel gibi şair ve yazarların, beğenilerek okunan eserleri basıldı.

 

1946-1979 yılları arasında basın yayın alanında Azerbaycan dilinin kullanılması yasaklanmıştı. Bu yasak, 14 Ekim 1978 tarihinde kaldırıldı. 17 Ocak 1979 tarihinde Tebriz’de, Azerbaycan ve Fars Dilinde çıkan “Ulduz” Gazetesi, Mehemmed Rıza Pehlevi diktatörlüğünün devrildiğini Azeriler’e kendi anadillerinde duyurdu. Bundan sonra, çok sayıda gazete ve dergi, Azerbaycan Dilinde basılmaya başladı. Bunlardan, bugüne dek yayın yaşamını sürdüren “Varlık” Dergisi, büyük önder Cevad Heyyet’in başkanlığında hazırlanmakta ve her iki Azerbaycan’da büyük ilgi görmektedir. Halen yürürlükte olan İran Anayasası’nın 15. maddesine göre, İran Halkı’nın ortak resmi dili Farsça’dır. Öte yandan, yerli ve etnik dillerin Fars Dili ile birlikte kullanılması, basın yayında yer alması ve ulusal edebiyatın okullarda okutulması serbesttir. Bununla birlikte, bu madde de anadilin kullanılmasına sınırlı bir özgürlük tanımaktadır.

 

Azeri Türkçesi konuşup, ilkokuldan başlayarak Farsça öğrenim görerek “ben İranlı’yım” diyen kimi Azerbaycan Türkleri’nin ulus bilincinin gelişmemesi, işte bu eğitimin sonucudur. İran İslam devrimi’nden sonra, Azeri Türkçesi ile basılan gazete ve dergiler, bu eksiği kapatmak için, Azerbaycan tarihini, uygarlığını, edebiyat ve dilini öğretmeye, halkta kendine güven ve ulus gururu uyandırmaya, bunun sonucu olarak ta, kendi ulusal hakları uğruna mücadele verme gücü aşılamaya yardım ettiler. 31 Aralık 1989 tarihinde, Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti ile İran Devleti arasındaki sınır boyundaki tel örgüler, Azerbaycan vatandaşları tarafından, büyük bir coşkuyla söküldü. 18 Ekim 1991 tarihinde, Kuzey Azerbaycan’da bağımsızlık ilan edilerek Azerbaycan Demokratik Respublikası’nın kurulması, Güney Azerbaycan’da ulus düşüncesinde yeni bir canlanma yarattı. İki Azerbaycan arasında gidiş gelişlerin artması, kültürel, siyasi ve ekonomik ilişkilerin gelişmesi, uzun yıllar farklı rejimlerde yaşamış olan bir halkın, iki kesiminin, birbirini tanımasına olanak sağlamıştır. Bundan rahatsız olan bugünkü İran rejimi, şahlık devrinde yaşama geçirilmeye çalışılan “tek İran milleti” politikasını, “tek İslam ümmeti” şeklinde uygulamaya çalışmaktadır.

 

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, Kuzey Azerbaycan’da bağımsız bir Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin kurulması, Azerbaycan’ın gelecek günleri için önemli bir dönüm noktasıdır. Azerbaycan Ulusu, maddi ve manevi yönden zengin bir altyapıya sahip olarak, Atatürk’ün Türk gençliğine seslenişinde vurguladığı şekliyle, “muhtaç olduğu kudreti kendi damarlarındaki asil kanda” bulamazsa, tarihi bir fırsatı kaçırmış olacaktır.

 

Anadilim, anam dilim;
Özüm sene gurban dilim.
Tustağlığın bitene dek,
Senle birge yanam, dilim…

 

Şekersen mi, bal mı yoksa?
Işığını sal ulusa.
Cihan menem, men cihanam,
Dilim hemişe azadsa…

Yorum (yok) Yorum yaz!

Azerbaycan Türkleri’nin Edebiyatı 4 Azerbaycan Türkleri

Azerbaycan Türkleri’nin Edebiyatı
(Genel Özellikleri)
(4. Bölüm)

Bir süre Gürcistan hükümdarı II. İrakli’nin ve Gülüstan hanının sarayında yaşayan Vidadî hayatının büyük kısmını doğduğu Şemkir’de katiplik ve müderrislik yaparak geçirmiştir. Zor şartlarda geçen hayatı şiirlerine de yansımış, karamsar bir şair olarak tanınmıştır. II. İrakli’nin oğlunun ölümüne yazdığı “Mersiye”, Şeki hanı ve bir şair olan Hüseyin Han Müştak’ın öldürülmesiyle ilgili yazdığı “Müsibbetname” eserleri hem şairin kendi hayatındaki zorlukları, hem de dönemin sosyal, politik olaylarını ele alması açısından ilginз tir:

Eyledi her bir goşun geldikçe bir dürlü savaş,
Her tereften koydular can almaga meydane baş.
Keçti müddet, düşdü halka eyle bir gehti-meaş,
Olmayıb bir böyle zillet mutlaka alemde faş,
Gelmeyib böyle müsibbet Rum’e ya İran’e bak.

Aşık şiiri türünden yazdığı eserlerde her ne kadar sade, anlaşılır bir dil kullansa da, divan edebiyatı türündeki şiirleri bir o kadar ağır, Fars ve Arap terkipleriyle doludur. Ama yine de aşk konulu gazellerinde bir akıcılık, ahenk ve melodi hissedilmektedir:

Bir cam getir saki bu dц vran bele kalmaz,
Ten bir gün olur hak ile yeksan, bele kalmaz.

Vidadî’nin de kurtulamadığı, divan edebiyatında yüzyıllarca süregelen, keder, hicran, hasret, şikayet, sitem motifleri ile dolu klâsik şiirin karşısına yaşama sevinci, coşku, neşe, hayattan zevk alma duyguları ile dolu bir şiiri Vagif koymuştur. 1717 yılında Gürcistan sınırındaki Kazak bölgesinde doğan şair, ömrünün 50 yılını Karabağ Hanlığı’nın başkenti Şuşa’da geçirmiş, sarayda büyük makamlara getirilmiş, ülkenin iç ve dış politikasını etkileyen kararlara imza atmıştır. İran hükümdarı Ağa Muhammed Şah Kaçar’ın ilk kuşatmada Şuşa’yı alamamasında, şehrin savunmasını organize eden şair Vagif’in büyük rolü olmuştur. Bu yüzdendir ki 1797 yılında şehri ele geçiren Kaçar’ın ilk sırada hapsettirdiği kişi Vagif’tir. İdamını beklerken şahın öldürülmesi haberini alan şair “Ey Vidadî gerdiş-i dövran-i keç reftare bak” mısrası ile başlayan gazelinde bunu şöyle ifade eder:

Men fegire emr kılmıştı siyaset etmeye,
Saklayan mezlumu zalimden o dem gaffare bak.

Kurtaran endişeden ahenger-i biçareni
Şah üçün ol midberi tebdil olan mismare bak.

Kaçar’ın elinden kurtulan şair fazla sevinemez. İktidarı ele geçiren Han’ın yeğeni Muhammed Bey Cevanşir amcasının en sadık adamı gibi ilk önce şairi idam ettirir (1797) . Şuşa şehrinin Kaçar ordusunun askerleri tarafından yağmalanması sırasında Vagif’in şiirlerinden büyük kısmı yakılmış, yok edilmiştir. Bunların arasında kaynaklarda sözü geçen divanı da bulunmaktadır. Vagif hece vezni ile yazılan millî şiirde bir ekol oluşturmuş, gerçek güzeli, gerçek aşkı, sıradan insanların hayatını terennüm eden şiirlerinin dil, üslup, konu ve estetik-felsefî yönüyle Azerbaycan edebiyatına yön vermiştir. Klâsik tarzda yazdığı şiirlerde de bu hususlara, özellikle dil malzemesine büyük önem veren şair, Arapça, Farsça terkiplerin karşılıklarını bularak kullanmış, divan şiirine atasözlerini, deyimleri, halkın düşünce tarzını ve esprilerini getirmiştir.

Aşk üzerine yazdığı bir gazelinde, dostu Vidadî’ye esprili bir şekilde artık ihtiyarladığını, aşık olamayacağını, bu tür işleri kendisi gibi gençlere bırakmasını tavsiye eder:

Ey Vidadо , gemi hicrane giriftar olmak
Bir sene bir mene, bir Yusif-i Kenan’e düşer.

Eşke düşmek sene düşmez, kocalıbsan, bele dur,
Bele işler yene Vagif kimi oğlane düşer.

“Geldim” redifli gazelinde kullandığı terkipler canlı konuşma dilinden alınmıştır:

Çıktım başmak seyrine, edib seyr-i çemen geldim,
Ayak üsten Kazak’a bir gedib gц rdüm veten geldim.

Vagif’in hayatının son yıllarında yazılmış “Bak” ve “Görmedim” redifli muhammeslerde seslenen şikayet ve sitem motifleri dolayısıyla bazı araştırmacılar şairin bu dönemde kötümserliğe yöneldiğini kaydetmekteler. Oysa bunlar kötümserlik değil, savaşlara, haksızlıklara, adaletsizliğe, ihanete karşı bir isyan, bir itiraz haykırışlarıdır. “Men cahan mülkünde mütlek doğru halet görmedim” mısrasıyla başlayan muhammesinde şair şöyle demektedir:

Muhteser kim beyle dünyadan gerek etmek hezer,
Ondan ötrü kim deyildir öz yerinde heyr-ü şer.
Aliler hak-ü mezellette deniler mц ’teber
Sahib-i zerde kerem yoktur, kerem ehlinde zer.
İşlenen işlerde ehkam-ü leyakat görmedim.

Vagif divan ve halk şiirinin geleneklerini başarıyla bir araya getirerek millî şirin gelişimini etkilemiş, bu şiire gerçek aşkı ve güzeli, halkın yaşam, gelenek ve göreneklerini, canlı dilini getirmiştir. 19. yy. Azerbaycan edebiyat tarihinde köklü değişiklikler dönemi olmuştur. Klâsik divan şiiri varlığını korumaya devam etse de, artık eskisi gibi edebiyatın esas çizgisini oluşturamıyordu. Vagif geleneklerin etkisiyle gelişen millî şiir ve Avrupa edebiyatlarından alınan yeni türler (hikâye, tiyatro oyunları vs.) kendine yer açmaya başlamıştı. 19. yy. edebiyatına damgasını vuran bir diğer husus da maarifçilik hareketi olmuştur. Maarifçiler Azerbaycan Türklerinin ve genellikle tüm Türk dünyasının içinde bulunduğu içler acısı durumu eğitimsizlikle açıklıyor ve çıkış yolunu okullar açmakta, ilim ve edebiyat aracılığıyla halkı aydınlatmakta görüyorlardı. Bu hareketin etsisi ile divan edebiyatına maarifçi fikirler, sosyal eleştiri ve mizahî motifler girmeye başlar.

19. yy’da klâsik şiir geleneklerinin yok olmasını engelleyen, genç şairlere bu edebiyatın sırlarını öğreten, çeşitli bölgelerdeki şairler arasındaki irtibatı sağlayan kurum, şiir meclisleri idi. “Encümen-i Şuara” (Ordubad-Nahçıvan) , “Fevcü’l-Füseha” (Lenkeran) , “Meclis-i Üns” ve “Meclis-i Feramuşan” (Şuşa-Karabağ) , “Gülüstan” (Guba) , “Divan-i Hikmet” (Tiflis, Gence) , “Beytü’s – Sefa” (Şemaha) , “Mecmeü’ş – Şüera” (Bakü) vb. şiir meclisleri Seyit Azim Şirvanî, Bahar Şirvanî, Hurşid Banu Natevan, Fatma Hanım Kemine, Mirza İsmail Gasir, Mir Möhsün Nevvab, Hacı Ağa Fegir, Abullabey Asî gibi birçok şairin yetişmesinde etkili olmuştur. Ayrıca bu dönemde Kuzey Azerbaycan’da Mirza Şefi Vazeh, Kasım Bey Zakir, Mirza Bakış Nedim, Baba Bey Şakir, Kazım Ağa Salik; Güney Azerbaycan’da Fazılhan Şeyda, Endelib Karacadağî, Seyid Ebülkasım Nebatî gibi şairler de klâsik tarzda şiirler yazmaya devam ediyordu.

Bu dönemde divan şiirinin en büyük temsilcisi hiç şüphesiz Seyid Azim Şirvanî’dir (1835-1888) . Eserlerini Türkçe ve Farsça olmak üzere iki dilde yazan şairin 1892 yılında Tebriz’de yayınlanan Türkçe divanı üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde çoğu kaside olmakla, muhammes, hiciv, müseddes vs. şiirleri; ikinci bölümde altı yüz civarında gazel, birkaç rubai ve kıtaları; üçüncü bölümde ise yüz civarında manzum hikâyesi yer almaktadır.

Şairin kasidelerinin bir kısmı dönemin tanınmış kişilerine yazdığı methiyeler, diğeri ise çeşitli tarihî, sosyal ve politik kolular üzerinedir. Gazellerinin konusunu ise genelde aşk, dinî ve felsefî motifler oluşturmaktadır. Bu şiirlerinde Fuzulî’nin büyük etkisi görülmektedir:

Öldürür gahi dirildir aşiki gamzen oku,
Türfe sahirdi ki hem can-bahş, hem celladdır.

Dönemine göre derin bilgisi, klâsik şiir geleneğine aşina olması Seyid Azim Şirvanî’nin şiirlerine şekil ve anlam güzelliği kazandırmış, onun çağdaşları arasından sıyrılmasına sebep olmuştur:

Ebr ağlayanda hande eder gönçe-yi çemen,
Şayet ki hande eyleye ol afet, ağlaram.

Şair gazel, kaside, hiciv, özellikle manzum hikâyelerinde yer alan maarifçi fikirlerle de toplum hayatını etkilemiştir. Divan edebiyatı 19. yy’da Kuzey Azerbaycan’da ağırlığını giderek kaybetse de Güney’de koruyabilmiştir. Bu dönemin en iyi temsilcileri Endelib Karacadağî ve Nebatо ’dir.Endelib Karacadağî’nin gazel, kaside, muhammes, rubai vs. gibi şiirlerinden oluşan divanı dışında en önemli eseri “Kıssa-yi Leyli ve Mecnun” mesnevisidir. Fuzulî’nin eseri ile aynı vezinde ve onun etkisiyle yazılmış mesnevinin en önemli özelliği şairin kendi aşikane maceralarının da yer almasıdır. “Hançobanı” mahlası ile de şiirler yazan Seyid Ebülkasım Nebatî ise Türkçe ve Farsça şiirlerin yer aldığı yedi bin beş yüz mısralık bir divan bırakmıştır. Aynı zamanda Vagif etkisinde hece vezniyle şiirler yazan Nebatî’nin eserlerinde canlı bir dil ile dünyevî ve ilâhî aşkın terennümünü görmek mümkündür.

Divan şiiri gelenekleri Azerbaycan’da hiçbir zaman tümüyle yok olmamış, ayrı ayrı şair ve yazarlar ta 20. yy’ın sonlarına kadar bu türden şiirler yazarak bu geleneği sürdürmüşler. 20. yy ortalarında Aliağa Vahid gibi bir gazel ustasının ortaya çıkması bu faaliyetlerin sonucudur.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Azerbaycan Türkleri’nin Edebiyatı 3 Azerbaycan Türkleri

Azerbaycan Türkleri’nin Edebiyatı
(Genel Özellikleri)
(3. Bölüm)

Fuzulî sanatının zirvesi sayılan “Leyla ve Mecnun” mesnevisinde işte bu gerçek ve ilahî aşkın sentezini görmekteyiz. Şair bu eseri ile insan sevgisinin muhteşem bir abidesini meydana getirmiştir. Fuzulî’nin eserlerinde aşk, tasavvuf konuları dışında, sosyal eleştiriye de yer verilmiştir. Toplumdaki olumsuzlukları, zulüm ve adaletsizliği dile getiren şair, düşmanın güçlü, bahtın acı, derdin çok, dert anlayanın ise olmadığından şikayet etmektedir. Bu sosyal eleştiri “Sohbetü’l Esmar” eserinde daha da keskin bir şekil almaktadır. Allegorik bir şekilde toplum ve saray hayatını ele alan Fuzulî, kan dökerek meşhur olmak isteyen hükümdarları, kendisi dışında hiç kimseyi beğenmeyen kibirli insanları, kısacası, kavga ve adaletsizlikle dolu olan kendi toplumunu eleştirmektedir. Aynı keskin eleştiriyi şairin “Beng-ü Bade” mesnevisinde ve orta çağ Azerbaycan nesrinin incisi sayılan “Şikayetname” adlı mektubunda da görebiliriz.

 

Dil, üslup, konu, estetik düşünce ve Felsefî fikir açısından bir ekol oluşturan Fuzulî, özellikle dil yönünden Azerbaycan divan edebiyatında dönüşü olmayan bir süreç başlatmıştır. Fuzulî’nin gelenekleri asırlarca Türk edebiyatlarını etkilemiş,onları İran tesirinden kurtararak millî bir temele oturtmuştur. 17. -18. Yy’lar Azerbaycan’ın gerek tarihi, gerekse de kültürel hayatında ilginç olayların baş gösterdiği bir dönemdir. Millî bir politika yürüten Şah İsmail’den sonra kendilerini İran geleneklerine kaptıran torunları devleti hızla Farslaştırmaya başlamış, hatta başkenti Tebriz’den İsfahan’a göçürerek Türk zemininden uzaklaşmışlar. Bu dönemde aralıklarla devam eden Osmanlı – İran savaşları ülkenin ekonomik ve kültürel gelişimini de etkilemiştir. 1729 yılında Safevî tahtının Afşar boyundan Nadir Şah’ın eline geçmesi ve az sonra (1747) onun da öldürülmesiyle merkezî hükümet zayıflamış, Azerbaycan topraklarında Kuba, Derbent, Şemahı, Bakü, Karabağ, Gence, Şeki, Tebriz hanlıkları, Marağa ve Urmiye malikaneleri, Şemseddin, Kazak, İlisu sultanlıkları vb. küçük hanlık ve derebeylikler ortaya çıkmıştır.

 

Bu dönemde büyük ölçüde Fuzulî etkisinde kalmış olan divan edebiyatının gelişmesini sürdürmesinin yanı sıra halk edebiyatı da hızlı bir yükselişe geçmiştir. 17. -18. Yüzyıllarda Azerbaycan aşık edebiyatının Aşık Garip, Tufarganlı Aşık Abbas, Aşık Abdulla, Kerem Dede, Sarı Aşık, Aşık Alı, Hasta Kasım gibi büyük temsilcileri faaliyet göstermiş, “Koroğlu”, “Aşık Garip”, “Aslı ve Kerem”, “Tahir ve Zühre”, “Abbas ve Gülgez”, “Aşık ve Yahşı” gibi kahramanlık ve aşk destanları ortaya çıkmıştır. Ayrıca bazı yazarların halk edebiyatından etkilenerek telif destan yazdıkları da bilinmektedir. Mehemmed adlı şairin yazılı ve sözlü nesir geleneklerini birleştirerek yazdığı “Şehriyar” destanı bu türün en güzel örneklerindendir. Kahramanlık ve aşk destanlarının sentezi olan bu eserde canlı bir konuşma dili ile dönemin sosyal ve politik konularına da değinilmiştir.

 

Saray geleneklerinden uzaklaşmaya başlayan divan edebiyatı bu zaman halka biraz daha yaklaşmış, günlük hayattan alınan konuları ve sosyal – politik olayları mesnevi, tarihi manzume, manzum hikayelerde ele almıştır. Eserlerin diline canlı halk dilinden kelime ve deyimlerin, ata sözlerinin girmesi, kahramanların halkın içinden seçilmesi bu dönemin karakteristik ц zelliklerindendir. Diğer bir husus da bazı şairlerin hem klasik divan şiiri türünden aruzla, hem de halk şiiri türünden hece ile eserler vermesidir. Savaşlar sonucu olacak ki bu dönem şairlerinin bir çoğunun hayatı hakkında bilgiler günümüze ulaşmamış, sadece bazı eserleri bilinmektedir.

Fedaî adlı şairin bir tek ‘Bahtiyarname’ adlı mesnevisi elimizde bulunmaktadır. Fedaî geleneksel Nizamî konularından uzaklaşarak “Sindbadname” tipinde macera konusunu işlemiş, edebiyata tüccar, esnaf, denizci gibi sıradan insanları getirmiştir. Klasik mesnevilerde işlenen adil hükümdar problemine yeni bir boyut kazandıran şair, eseri oluşturan 10 hikayenin bir çoğunda iktidara halk içinden birisini getirmiştir. Bu kahramanların yönetimi ele alarak ülkeyi adaletle idare etmesi, zulmü, haksızlığı ortadan kaldırması divan edebiyatında yeni bir çizginin başlangıcı idi. Muhammed Emanî (1536-1610) de klasik şiir örnekleri dışında “Devesi ölmüş karı”, “Tiryekçi”, “Hatemi Tai ve Garip” gibi manzum hikayeler yazmıştır.

 

Manzum hikaye geleneğini sürdüren bir diğer şair de Mesud Mesihî’dir. Elimizde bulunan tek eseri “Verga ve Gülşa”da şair hakkında bazı bilgiler bulunmaktadır. Burada şairin eserini 1628/29 yılında bitirdiği, bu zaman 51 yaşında olduğu (dolayısıyla 1577/78 tarihinde doğduğu) , “Dane ve Dam”(Yem ve Tuzak) ve “Zenbur ve Esel” (Arı ve Bal) adlı mesnevilerinin de bulunduğu bildirilmektedir. Maalesef son iki eser kayıptır. Mesnevide sık sık kullandığı gazellere bakılırsa şairin bu alanda da eserler verdiği ve belki de bir divanının olduğu anlaşılacaktır. Dil, üslup ve vezin açısından Fuzulî’nin “Leyla ve Mecnun” mesnevisinin tesirinde kaldığı açıkça görülen “Verga ve Gülşa” eseri, aynı zamanda halk kahramanlık ve aşk destanlarından da büyük ölçüde etkilenmiştir. Fuzulî’nin Mecnun’undan farklı olarak Verga günlerini ağlamakla geçirmiyor, sevgilisini kaçıranlarla savaşıyor, dayısının ülkesini düşmanlardan kurtarıyor. Eser geleneksel olan trajik değil, mutlu sonla bitiyor. Sevgililer öldükten sonra diriliyor ve evleniyorlar.

 

17. yy şairlerinden olduğu bilinen Melik Bey Avcı da dönemin yetenekli şairlerindendir. Şiirleri 1933 yılında A. Caferoğlu tarafından Berlin’de “Gencine” adlı bir el yazmada bulunmuştur. 17. yy Safevî hükümdarlarından Şah Süleyman’ın (1666-1694) tahta çıkmasına ithaf edilen bu el yazmada şairin 372 beytlik şiirleri yer almaktadır. Fuzulî ve Nevaî tesirinin görüldüğü bu felsefî ve aşıkane şiirlerin dili genelde ağır olsa da, şair zaman zaman halk dilinden deyim ve kelimeler kullanmıştır. Ayrıca burada eski Çağatay – Özbek Türkçe’sinden alınmış kelimelere de yer verilmiştir. 17. yüzyıl Azerbaycan edebiyatında Fuzulî geleneklerinin en güzel devamcısı Alican Gövsî Tebrizî’dir. Doğum ve ölüm tarihleri bilinmeyen şair Tebriz’de doğmuş, eğitimini Safevîlerin yeni başkenti İsfahan’da almış, burada dönemin tanınmış şair ve bilim adamı Mirza Tahir Vehid ile arkadaşlık etmiştir. II. Şah Abbas’ın tarihçisi olan ve Türk, Fars, Arap, Hint dillerinde doksan bin beyitlik şiirleri bulunan Vehid, Gövsî Tebrizî’nin bir şair gibi yetişmesinde etkili olmuştur. Şiirlerinden de anlaşıldığı gibi, şair saraydan uzak, sade bir hayat sürmüştür.

 

Gövsî’nin Divanının biri İngiltere, diğeri Gürcistan’da olmak üzere iki nüshası bilinmektedir. Divan’da şairin gazel, muhammes, müseddes, terc-i bend, terkib-i bend, rubai türlerinden şiirleri yer almaktadır. Bunların hepsi Türkçe’dir. Gövsî Tebrizî her şeyden önce bir aşk şairidir. Şiirlerinin çoğunluğu aşk üzerinedir. O da Fuzulî gibi aşkı her türlü makam ve dünya malından üstün görmektedir:

 

Yeri yeri yoluna, ey esir-i devlet hey
Ki mal ile ele düşmez, giran behadır eşk.

 

Onun özü sözü ger derd-ü dağ-i alemdir
Veli ne derdin olursa ona devadır eşk.

 

Bunun için de şair aşıkın giyimine değil, iç dünyasına bakmayı, değer vermeyi talep ediyor:

 

Zinhar kem libasine kem bakma aşikin
Kim dağın altı kırmızıdır, üstü garedir.

 

Gövsî’nin şiirlerinde sosyal motifler de kuvvetlidir. Şiirlerinde yaşadığı muhiti “Çark-ı Hunhar” adlandıran şair, adaletsizliğe, haksızlığa, eşitsizliğe isyan ediyor, çalışan, üreten, gönlü açık insanların zor hayat sürdüğünü dile getiriyor.

 

Karadır ruzigârı her kimin kim gönlü rövşendir
Bilir her tıfl-i mektep kim yazılmaz ağ ağ üste.

 

“Zemane her kimi yandırdı, ben kebap oldum” diyen şair, bunları dile getirememekten yakınmaktadır:

 

Haray kim ne dilim var, ne bir dil anlayanım
Egerз i ney kimi cismim fegan ilen doludur.

 

Bu motifler Fuzulî’ye nazire olarak yazdığı “Söz” redifli gazelinde de bulunmaktadır:

 

Gц rmenem bir hemnefes ta eyleyem izhar sц z,
Yoksa kim ney tek menim sinemde hem з ok var sц z.

 

Verilen örneklerden de görüldüğü gibi, Gövsî canlı, güzel bir Türkçe kullanarak şiirlerinin estetik gücünü artırmayı, Türkçe’yi aruz veznine uygun bir duruma getirmeyi başarmıştır. Kullandığı “Bir arka ki gele su, var ümid bir de gele”, “Ağzı şirin eylemez helva demek helva gibi”, “Boyun belasın alım, kanı kan ile yumak olmaz” vs. gibi deyim ve atasözleri de şiirlerine bir canlılık kazandırmıştır.

 

Fuzulî’den sonra sadece Türk edebiyatını değil, Fars edebiyatını da etkileyen bir diğer şair, Saib Tebrizî’dir (1601-1676) . Genç yaşlarında I. Şah Abbas’ın (1587-1629) tehcir siyaseti sonucu ailesi ile Tebriz’den yeni başkent İsfahan’a göç etmek zorunda kalan Saib, seyahate çıkmış, Irak-i Arab’ı, Anadolu’yu gezmiştir. İsfahan’a döndükten sonra Şah Abbas tarafından ilgi görmeyen şair, 1626 yılında bir daha buradan ayrılmış, bir süre Kabil hakimi Nevvab Mirza’nın, Hindistan hükümdarı Cihan Şah’ın yanında bulunmuş ve buralarda büyük saygı görmüştür. Altı yıl burada kaldıktan sonra yine İsfahan’a dönmüş, bir süre saraydan uzak yaşadıktan sonra II. Şah Abbas’ın (1642-1666) sarayına girmiş ve “Melik-üş Şüera” adını almıştır. Bu hükümdarın ölümünden sonra saraydan ayrılan şair, ömrünün son on yılını saray dışında geçirmiştir. Bu yıllar Saib’in hayatının en verimli yıllarıdır. Şair bu yıllarda divanlarını konulara göre yeniden düzenlemiş ve 800 şairin eserlerinden örneklerin yer aldığı 25000 beyitlik meşhur Beyaz’ını (Sefine-i Saib) oluşturmuştur.

 

Saib Tebrizо ’nin Fars ve Türk dillerinde divanları dışında “Kandaharnâme” adlı mesnevîsi ve henüz bulunamayan “Mahmud ve Ayaz” adlı manzum hikâyesi vardır. Gerek Batılı, gerekse de Doğulu (İran, Hindistan vs.) araştırmacılar tarafından Farsça yazdığı eserlerle ele alınan Saib’in Türkçe eserleri hep dikkat dışı bırakılmıştır. Saib Tebrizî kaside, rubai, mülemma, kıta vb. türlerde eserler verse de şiirlerinin büyük çoğunluğunu gazeller oluşturmaktadır. Lirik şiirlerinde Fuzulî geleneklerini devam ettirmiş, ona nazireler yazmıştır:

 

Tutulmuş könlümü cam ilen şadan eylemek olmaz,
El ilen püstenin ağzını handan eylemek olmaz.

 

Veya;

 

Elden çıharam zülf-i perişanını görgeç
Huşdan gederem serv-i huramanını görgeç.

 

Şairin gazellerinde tasavvufî ve dünyevî aşkın yanı sıra sosyal ve ahlâkî görüşleri de yer almaktadır. Aşk konulu şiirlerinde bile Saib, zulüm, haksızlık ve iftiraya karşı çıkıyor, nasihat edici bir tavır takınır. O, insanları dünya malı için herkese baş eğmemeye, arkadaşlıkta sadakatli olmaya çağırır:

 

Açmagil ağzın görende hal-i mişkin danesin,
Egme baş pergâr tek her nökteye dövran üçün.

 

Yoldaş oldur ki kara günlerde yoldan çıkmasın,
Keçme yoldaşdan Hızır tek çeşme-yi heyvan üçün.
Bazı beyitleri ise adeta atasözlerini andırmaktadır:
Ger umarsız ki cavanbaht olasız ahir-i ц mr,
Gocalar gedrini zinhar igidlikte bilin.

 

“Minnet ile dirilik ölümden beter” diyen şairin birçok gazeline bu eğilmez ruh hakimdir. O, şiirin şekil güzelliği ile mana güzelliğini birleştirmeye, bir estetik-felsefî bütünlük yaratmaya çalışmıştır. Özellikle şiire getirdiği “Sebk-i Hindî” (Hint Üslûbu) ile gazellerindeki öğretici, nasihat edici yönü kuvvetlendirmiştir. Şair bir mısrada verdiği fikri, ikinci mısradaki örnekle açıklıyor ve tamamlıyor:

 

З ün kц nül binur olur mütlek inan alur heves,
Gaş garalanda çıkarlar yuvadan heffaşlar.

 

(Yarasalar hava kararınca çıktığı gibi, gönül de ilim nuru ile ışıklanmazsa heves ipini koparır.)

 

Veya başka bir örnekte olduğu gibi:
Cam urmak resmdür saki, tutulmuş ay üçün,
Seygel-i cam ile pervaz et tutulmuş könlümü.

 

Bu beyitte de halk arasında yaygın olan bir gelenekten (Ay tutulduğunda kaplara vurarak gürültü koparmak) söz edilmekte ve benzetme yapılmaktadır. Saib Farsça şiirlerinde bile Türkçe deyim ve atasözlerinin çevirisinden yararlanmıştır. Saib Tebrizî, vezin, şekil, konu açısından Azerbaycan divan edebiyatının son klâsik temsilcisi sayılabilir. Çünkü ondan sonra divan geleneği giderek zayıflıyor, buna karşın güçlenen halk şiiri gelenekleri yazılı edebiyatta kendine yer edinîyor. Saraydan çıkarak halkın içine karışan şairlerin büyük kısmı aynı zamanda, hece vezni ile halk şiiri türlerinde de eserler yazmaya başlıyorlar. Bu husus özellikle şiir dilinin sadeleşmesini, canlı halk diline yaklaşmasını sağlamıştır.

 

Bu dönemde baş gösteren Osmanlı-İran, Rus-İran savaşları, ayrıca küçük hanlıklar ve derebeylikler arasında geçen savaşlar sonucu birçok şairin eserleri yok olmuş, günümüze ulaşmamıştır.
18. yüzyıl şairlerinden Nişat Şirvanî’nin cönklerde bulunan şiirlerine bakılırsa, yetenekli şair olduğu, Fuzulî etkisinde şiirler yazdığı ortaya çıkmaktadır. Bir şiirinde canlı bir dille sevgilisine hitap etmektedir:

 

El yaman, yahşı deyer, gezme bu kaferler ile,
Sene yüz kerre dedim, gezme, müselman, gezme.

 

Dönemin zorlukları, insanlarda sadakat ve vefanın kalmayışı, ağır hayat şartları şairin eserlerine yansımıştır:

 

Her tebibe söyledim derdim, devasın görmedim,
Möhnet-ü derd-ü gemin heç intehasın görmedim.
Bu cahanın bir hegigi aşinasın görmedim,
Her kimin çektim cefasın, bir vefasın görmedim.

 

Nişat’ın çağdaşlarından Şakir Şirvanî hem halk şiiri hem de divan şiiri türünden eserler vermiş, özellikle Nadir Şah Afşar’ın Şirvan’a hücumunu konu alan “Ahval-i Şirvan” adlı tarihî manzumesiyle bilinmektedir. Tarihî manzume geleneğini sürdüren bir diğer şair de Ağa Mesih Şirvanî’dir. Hayatı hakkında pek fazla bilgi olmasa da 1789 yılında geçen bir olayla ilgili yazdığı manzume, bu tarihe kadar yaşadığını göstermektedir. M. F. Ahundzade’nin ve F. Köçerli’nin büyük değer verdiği şairin gazel, muhammes, müstezad, terc-i bend vs. yazdığı, Guba hükümdarı Fetali Han için bir “Şahname” düzenlediği bilinmektedir.

 

“Kıssa-i Şirzad” mesnevisi ve bazı şiirleri elimize ulaşan Mechur Şirvanî de divan edebiyatı geleneklerini sürdüren şairlerdendir. Mesnevisinde Safevî tahtını ele geçiren Nadir Şah’ı Kamil Vezir tipiyle canlandıran şair, ona karşı eserin kahramanı Şirzad’ı koymaktadır. İyilikle kötülüğün mücadelesi şeklinde verilen olaylar, iyiliğin zaferi ile sonuçlanıyor. 18. yüzyıl Azerbaycan edebiyatının yetiştirdiği şairler arasında hiç şüphersiz Molla Veli Vidadî (1707-1808) ve Molla Penah Vagif’in (1717-1797) özel bir yeri vardır. Aşık şiiri ve divan şiirinin yakınlaştığı bu dönemde onlar sadece her iki türden eserler vermemiş, divan edebiyatı geleneklerini halk şiirinde başarıyla uygulayarak güzel bir sentez oluşturmuşlar. Gerek halk şiiri ve hece veznini gerekse de Arapça’yı, Farsça’yı, divan edebiyatını ve aruzu iyi bilen bu şairler halk şiirine yeni hava, yeni şekil, fikir ve felsefî derinlik kazandırarak Azerbaycan edebiyatının gelişim yönünü belirlemişler. Divan edebiyatının çeşitli türlerinde (gazel, kaside, muhammes, müstezad vs.) eserler veren Vidadî ve Vagif, aşık edebiyatının da bayatı, geraylı, goşma, özellikle divan şiirinden gelen muhammes, müseddes türlerinde şiirler yazmışlar.

Yorum (yok) Yorum yaz!

sağlıklı yaşam Bilgiliyiz e-tavsiye hisse lpn to rn programs tatil yerleri Hairstyles hair Hair styles e-filozof emo hair